11 Eylül 2011 Pazar

cumalıkızık için çalışmalar yapılıyor, ok ama arkanı döndüğün anda biri mutfağını yaptırıp, biri doğramasını pvc yaptırıyor. e nası olacak? management plan bunun için gerekli....

Daniel Pini, Stefano Bianca; Unesco eksperleri, Icomos'a vs.ye bağlı değiller ama çok önemliler...

http://www.worldheritagesite.org/forums/index.php

http://www.worldheritagesite.org/forums/index.php
maslak; 285 63 26

taşkışla murat: 0535 950 26 22 , gülşen ablaya para gönderip fotokopi çektirilebilir.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Ahmed Vefik Paşa

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmed_Vefik_Pa%C5%9Fa

http://www.koksav.org.tr/ebulten/eyl-ek-kas2008/081127_hk_ekaraca.html

Bursa’da İpekböcekçiliği ve İpek Üretiminde Mevcut Durum, Yaşanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Esra Karaca
27 Kasım 2008

Giriş


İpek, uygarlığın en eski devirlerinden beri, doğal yapısı, parlaklığı, inceliği, yumuşaklığı, dayanıklılığı, esnekliği, hidrofilliği ve kendine özgü tutumuyla en kıymetli tekstil hammaddesi olma özelliğini korumaktadır.
Ülkemizde 1500 yıllık bir geçmişe sahip olan ipekböcekçiliği, ekonomik ve sosyal nedenlerle zaman zaman krizli dönemler geçirmesine rağmen, geleneksel olma özelliği nedeniyle kırsal kesimdeki çiftçi ailelerinin vazgeçemediği bir üretim kolu olmaya devam ederek günümüze kadar gelmiştir. Ortalama 2000 civarında üretici ailenin bir gelir temini için uğraştığı bu faaliyet, özellikle 90’lı yıllarda yeniden yaşanan üretim düşüşlerinden kurtulma çabaları içerisindedir.
Bu sektörde yaklaşık 300 bin dolayında kişinin koza üretimi, işlenmesi, ipek ipliği üretimi, ipekli kumaş ve halı dokumacılığı ve bunların ticaretinde çalıştığı düşünülürse, bunun küçümsenmeyecek bir nüfus dilimi olduğu kabul edilebilir. Koza ve ipek sektörü, günümüzde, ülkemiz ekonomisine doğrudan ve dolaylı olarak 3 milyon YTL tutarında katkı sağlamaktadır.



Anadolu’da İpekböcekçiliği ve Bursa’nın Önemi


M.S. 552 yılında Bizanslılar döneminde Anadolu’ya getirilen ipekböceği tohumları önce Bursa’da değerlendirilmiştir.
16. yüzyıl başında ipekli dokumacılık büyük gelişme göstermiş ve dünya çapında bir üne kavuşmuştur.
16. yüzyıl ortalarından sonra Anadolu, Avrupa’nın rekabeti, ipeğe ve ipekli kumaşlara konulan ağır vergiler, doğu ülkeleri ile yapılan savaşlar sebebiyle ipekli dokumacılıktan vazgeçerek ham ipek ihracatına ağırlık vermek zorunda kalmıştır.
Anadolu ikliminin dut ağacı ve ipekböceği yetiştirmeye elverişli olması ve Avrupa’da hızla gelişen ipekli dokumacılığın Türkiye’deki ipekçiliği teşvik etmesi ile 1800’li yılların başlarında kaliteli kozalardan çekilmiş ham ipekler rakipsiz duruma gelmiştir.
1845 yılında Bursa’da buharla çalışan ve 60 mancınığı bulunan ilk Harir Fabrikası kurulmuştur. 1856 yılında fabrikaların sayısı 37’ye, bunlardaki mancınık sayısı ise 3000’e ulaşmıştır.
1860 yılında ipekböceklerinde görülen kataban hastalığı ve 1869 yılında Süveyş kanalının açılmasıyla Avrupa piyasalarına gelen ucuz Çin ve Japon ipekleri nedeniyle ülkemizde ipekböcekçiliği gerilemiştir.
1870 yılında pastör usulü hastalıksız tohum üretim metodunun bulunmasıyla ülkemizde ipekböcekçiliği yeniden canlanmaya başlamıştır. 1888 yılında Bursa Harir Darüt Talimi isimli ilk ipekböcekçiliği okulu kurulmuştur. 1908 yılında gerçekleşen 18 bin ton yaş koza üretimi tarihin en yüksek seviyesini oluşturmuştur.
I. Dünya ve Kurtuluş Savaşları nedeniyle Avrupa pazarlarının kaybolması, çalışanların savaşa gitmesi, işgaller, ekonomik ve sosyal düzensizlikler yaş koza üretimini 1922 yılında 300 tona düşürmüştür.
1930 yılında İpekböcekçiliği Enstitüsü kurulmuştur. 1933 yılında 1.200 ton yaş koza üretilmiştir. Gerek Türkiye gerekse Bursa ili koza üreticileri için en önemli girişim 1940 yılında Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin kurulması olmuştur.
Ancak, piyasalarda fiyat istikrarının sağlanamaması ve fiyatların giderek düşmesi, ipekböcekçiliğini olumsuz yönde etkilemiştir. Diğer taraftan, II. Dünya Savaşının sebep olduğu bunalım ve kimyasal liflerin rekabeti ile zor dönemler geçiren ipekböcekçiliği yeniden gerileme sürecine girmiştir.
1971’de Bursa’da İpekböcekçiliği Araştırma Enstitüsü’nün kurulması ve 1972’de polihibrit tohum üretimine geçilmesi ile üreticinin yeniden bu ürüne yönelmesi sağlanmıştır. Fakat, filatür sanayinin demode olmuş makinaları ile standart ham ipeği çekmenin mümkün olmayışı, 1970’li yıllarda Türkiye’yi kuru koza ihraç eden bir ülke konumuna getirmiştir.
1970’li yılların sonunda, ülkemizde ipek halı dokumacılığında görülen gelişme kuru koza ihracatını etkilemiş, 1980’den itibaren üretilen kozaların tamamından ham ipek çekilerek ipek halı üretiminde kullanılmıştır. Böylece ihracatımız ipek halı şekline dönüşmüştür.
1982 yılında, yaş koza üretiminin devlet desteğine alınması ile ipekböcekçiliğinin yaygınlaşması beklenmiş, ancak 1989’dan sonra Çin’in ucuz koza üretiminde gerçekleştirdiği hızlı gelişme ve alternatif ürünlerin rağbet görmesi gibi nedenlerle 1990’lı yıllardan itibaren ülkemiz ipekböcekçiliğinde gerileme başlamıştır.



İpekböcekçiliğinin Türkiye’deki Yeri ve Önemi


- Küçük aile işletmelerinde yaprak kesme ve taşıma işçiliği hariç tüm faaliyetler, yaşlı, özürlü ve çocuk gibi emeğini diğer tarımsal alanlarda değerlendirme olanağı bulamayan aile fertlerince yapılabilmektedir.
- Kırsal alanda gizli işsizliği önlemesi ve kısa zamanda yüksek gelir sağlaması açısından tarımsal gelirin daha dengeli dağılmasında önemli derecede etkili olmaktadır.
- İpekböcekçiliğinden elde edilen gelir, üreticinin paraya en çok gereksinim duyduğu, tarımsal üretim için girdilerin temin edilmesinin zorunlu olduğu bir dönemde, üreticinin en büyük yardımcısıdır.
- Yaş koza ürününün 35-40 gün gibi çok kısa bir zamanda elde edilmesi, pazarının hazır olması ve satışının peşin para ile yapılması, diğer tarım ürünlerinin üretimini de olumlu yönde etkilemektedir.
- İpekböcekçiliği, dut ağacının yetiştiği her yerde yapılabilir. Ülkemiz, coğrafi konumu nedeniyle diğer ülkelere göre daha şanslıdır. Çünkü Orta Doğu Anadolu’nun kurak bölgeleri ile Doğu Anadolu’nun yüksek yaylaları dışında her yerde dut ağacı yetiştirilebilir.
- İpekböcekçiliğinin evlerde yapılması, çiftçinin evine dezenfeksiyonun girmesini, bakım, onarım ve temizliğe önem verilmesini ve işbölümü, zaman gibi kavramların yerleşmesini sağlamaktadır.
- İpekböcekçiliği, yan uğraş dalı olarak tarımsal geliri artırırken, son 30 yıldan beri ipek halı ihracatı da, ülkemizin döviz getiren kaynaklarından biri olmuştur. Dünya ipek halı ihracatının %40’ını elinde bulunduran İran’ın, Irak ile savaşı sırasında dünya piyasalarından kısmen çekilmesi, ülkemizde ipek halı dokumacılığı ve ihracatını geliştirmiştir. Üretimin tamamına yakını ihraç edilen ipek halıcılıktan elde edilen döviz girdisi bazı yıllar 100 milyon doları geçmiştir.



Yaş Koza ve Ham İpek Üretiminde Dünya Piyasası


Başta Uzakdoğu ülkeleri olmak üzere dünyada 15 ülkede yaş koza üretimi yapılmaktadır. Ancak yıllık üretimi 1000 tonun üzerinde olan ülke sayısı 5’i geçmemektedir.
Üretim miktarına göre sırasıyla Çin, Hindistan ve Brezilya ilk sıralarda yer almaktadır. 2005 yılı verilerine göre, bu ülkelerin toplam yaş koza üretimi dünya üretiminin yaklaşık %99’unu karşılamıştır (Tablo 1).
Ham ipek ise, belli sayıda ülkede üretilmesine karşılık, tüm dünya ülkelerinde tüketilmektedir. Bazı ülkeler ham ipek üretimi için modern filatür tesisleri olmayışı nedeniyle ürettikleri yaş kozanın önemli bir kısmını kuru olarak ihraç etmektedirler.

Tablo 1. 2005 yılı dünya yaş koza ve ham ipek üretimi (ton)

Ülkeler Yaş koza üretimi
Ham ipek üretimi

Brezilya
7.146
1.285

Bulgaristan
42
6

Çin
584.220
87.800

Hindistan
126.261
15.445

İran
2.543
395

Japonya
626
150

Türkiye
156,9
27

Diğerleri
89,9
8,3

Toplam
721.058,5
105.098,3




Türkiye’de İpekböceği Tohumu Üretimi


Kaliteli ipek üretimi için kaliteli ve ipek verimi yüksek koza elde etmek, bunun için de tohum ırklarını ıslah etmek ve sürekli yenilemek gerekmektedir. Bu amaçla, iki saf ırkın (Japon ve Çin) melezlenmesi ile elde edilen polihibrit ipekböceği tohumu üretimi 1972 yılında ülkemizde de üretilmeye başlamış ve üreticiye daha kaliteli ve ucuz tohum temini gerçekleşmiştir.
Türkiye, dünyada ipekböceği tohumu üreten sayılı ülkeler arasındadır ve tohum kalitesi bu ülkeler içinde ilk üçte yer almaktadır. Tohum talebinin tamamı kendi üretimimiz ile karşılanmakta, zaman zaman tohum ihracatı yapılmaktadır (Tablo 2). Tohum ihracatı genelde Mısır, Yunanistan, İran ve İtalya’ya yapılmaktadır.

Tablo 2. Türkiye ipekböceği tohum üretimi, ihracatı ve ithalatı (kutu)

Yıllar Üretim
İthalat
İhracat

1998
7.601
--
600

1999
6.626
--
570

2000
4.481
--
--

2001
3.992
--
--

2002
--
200
50

2003
--
5.000
--

2004
6.070
--
--

2005
6.583
--
--

2006
8.715
--
600

2007
6.783
--
--

2008
6.500
--
--




Türkiye’de Yaş Koza Üretimi


Ülkemizde yaş koza üretimi, çeşitli ekonomik ve siyasi sebeplerle 1990 yılından 2001 yılına kadar hızlı bir azalma trendine girmiştir. Bu sebepler şöyle sıralanabilir:
- Dünya yaş koza üretiminde %70’lik bir paya sahip olan ve dünya ham ipek ve ipekli kumaş ticaretinde önemli rol oynayan Çin’in 1989 yılından itibaren koza fiyatlarını damping uygulayarak düşürmesi
- 1990’daki körfez savaşının olumsuz etkileri nedeniyle turizmin gerilemesi
-İran-Irak savaşının bitmesiyle İran’ın piyasalara dönmesi ve ipek halı ihracatının tıkanması
- Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kurulan Türk Cumhuriyetleri’nden çok ucuz ve yasa dışı yolarla kuru koza ve ham ipek gelmesi
- Uzakdoğu’da başlayıp bütün dünya ülkelerini etkileyen Asya krizinin sonuçları
- Güneydoğu Anadolu bölgemizde yaşanan terör olayları
- Marmara bölgesinde sanayinin gelişmesi ve yoğun göç nedeniyle oluşan yapılaşma, zirai mücadele ilaçlarının aşırı ve bilinçsiz kullanılması
Böylece,
yaş koza üretimi 1990-2001 arasındaki 11 yılda yaklaşık %98 oranında azalmış,
yaş koza üreten il sayısı 1990’da 41’den 2001’de 16’ya düşmüş,
yaş koza üretiminde 90’lı yıllara kadar dünyada ilk 10 içinde yer alan ülkemiz, 2000 verilerine göre son sıralarda yer almıştır.
1991 yılından itibaren yaş koza üretimi devlet desteğindedir. Devlet tarafından belirlenen bir destek fiyatı üzerine Kozabirlik de bir alım fiyatı açıklamaktadır (Tablo 3).

Tablo 3. Türkiye’de yaş koza üretimi ve satış fiyatı

Yıllar
Yaş koza üretimi
(ton)
Yaş koza ortalama satış fiyatı

(TL/kg) (destek fiyatı+Kozabirlik alım fiyatı)
($/kg)

1998
127,49
1.250.000
5,20

1999
133,21
1.900.000
4,60

2000
59,78
2.375.000
3,70

2001
46,62
4.500.000
3,90

2002
100,01
7.500.000 (5.500.000 + 2.000.000)
4,70

2003
169,22
10.000.000 (7.000.000 + 3.000.000)
6,90

2004
143,41
10.000.000 (7.700.000 + 2.300 000)
6,80

2005
156,94
11,00 (8,50 + 2,50)
8,00

2006
126,57
12,00 (9,50 + 2,50)
8,50

2007
124,65
13,00 (9,50 + 3,50)
10,00

2008
124,63
15,00 (10,00 + 5,00)
12,20


Ülkemizde 1981 yılından itibaren ilkbahar (Nisan-Mayıs) ve sonbahar (Ağustos-Eylül) beslemesi olmak üzere yılda iki besleme yapılabilmektedir. Fakat sonbahar beslemesi, dut yapraklarının sertleşmesi, sıcaklığın düşmesi, pazarlama sorunları, kurutma problemleri ve düşük koza verimi gibi nedenlerle arzu edilen seviyeye ulaşamamış ve 1993 yılında sonbahar beslemesine son verilmiştir.
2008 yılı itibariyle ülkemizde 19 ilde ipekböceği yetiştiriciliği ve koza üretimi gerçekleşmiş ve toplam 124,64 ton yaş koza üretilmiştir. Koza üretiminin en yoğun olduğu bölge Marmara bölgesidir. 2008 yılında yaş koza üretiminin %28’i, bu bölgede bulunmaktadır. Bursa ili ise, %3,5’luk üretim payı ile Diyarbakır, Antalya, Bilecik, Ankara, Sakarya, Eskişehir ve Bolu illerinden sonra 8. sırada yer almıştır (Tablo 4).
Emeğini ve ürününü değerlendirmesi bakımından pazarlama üretici için çok önemlidir. Pazarlama ile ilgili tek kuruluş Kozabirlik’dir. Tohum dağıtılan tüm köyler Kozabirlik tarafından takip edilmekte ve yaş koza ürünü üreticiden doğrudan satın alınmaktadır.
Kozabirlik aldığı kozaları kurutmakta ve kuru koza olarak ihraç etmektedir. İhracat genelde Japonya, Hong Kong, Güney Kore, Endonezya, Paraguay gibi Uzakdoğu ülkelerine ve İtalya’ya yapılmaktadır.

Tablo 4. Bursa ipekböcekçiliği

Yıllar İpekböceği besleyen ilçe sayısı
(adet)
İpekböceği besleyen köy sayısı
(adet)
İpekböceği besleyen aile sayısı
(adet)
Dağıtılan tohum miktarı

(kutu)
Elde edilen
yaş koza

(ton)

2003
5
26
120
230
6,99

2004
5
22
133
231
5,75

2005
5
24
99
210,5
5,86

2006
6
29
102
238,5
5,25

2007
5
24
98
281
4,37

2008
4
18
73
200
4,39


Ülkemizde kuru koza ithalatı ise, son yıllarda hemen hemen hiç yapılmamaktadır (Tablo 5). Bunun nedeni, ham ipek ithal fiyatlarının neredeyse koza fiyatına düşmesi ve ülkemizde kozadan ham ipek üretimi için yeterli tesislerin bulunmamasıdır. Gerçekleştirildiği yıllarda ithalat, Türk Cumhuriyetleri’nden, İtalya, Hollanda ve Amerika’dan yapılmıştır.

Tablo 5. Türkiye’de kuru koza ihracatı ve ithalatı

Yıllar İhraç miktarı
(ton)
İhraç değeri
($)
İthal miktarı
(ton)
İthal değeri
($)

1998
1,02
6.438
21,42
194.236

1999
18,00
90.000
--
--

2000
54,00
263.910
--
--

2001
--
--
0,21
2.345

2002
3,05
4.170
--
--

2003
82,80
372.600
--
--

2004
61,20
225.360
--
--

2005
39,60
233.640
--
--

2006
33,49
202.000
--
--

2007
--
--
--
--




Türkiye’de Ham İpek Üretimi ve Endüstrisi


Ülkemizde üretilen ham ipeğin tamamına yakın bir bölümü ipek halı üretiminde kullanılmaktadır. Ancak ülkemiz ham ipek üretimi, ipek halı sektörünün ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktır. Bu nedenle özellikle son yıllarda ham ipek ithali yoluna gidilmiştir. Ülkemizin yıllık ham ipek ihtiyacının 200 ton civarında olduğu düşünülürse yaklaşık 180 ton ham ipek açığının ithalat yolu ile karşılanması gerekmektedir (Tablo 6). İthalat özellikle, Çin, Brezilya, Özbekistan ve Kırgızistan’dan yapılmaktadır.
Ülkemizde üretilen ipek halının %100’e yakını ihraç edilmektedir. İhracat genelde, Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya yapılmaktadır. 2005 yılında ipek halı ihracatımız toplam halı ihracatının yaklaşık %12‘sini oluşturmuştur.

Tablo 6. Türkiye’de ham ipek üretimi ve ipek halı ihracatı

Yıllar Ham ipek üretimi
(ton)
İpek halı ihracatı
(m2)
İpek halı ihracatı
(1000 $)

2003
28
26.201
21.290,31

2004
24
24.517
26.079,26

2005
27
28.284
34.239,81

2006
22
18.412
31.217,90


1980’de kurulan ve Balkanların en büyük ipek çekme/bükme ünitelerine sahip Kozabirlik fabrikası, 1995’de randıman alınmaması yüzünden kapatılmıştır. Böylece, ham ipek çekimi sadece mancınıkla küçük aile işletmelerine bırakılmıştır. Bunlar genelde Ödemiş, Milas, Samandağ başta olmak üzere Bursa, Bilecik, Diyarbakır ve Alanya’da bulunmaktadır.
Boya, büküm, dokuma ve apre gibi işlemleri kapsayan ipekli tekstil endüstrisi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana çoğunlukla Bursa ve çevresinde yer almıştır. 1980’li yıllarda sadece Bursa’da üretim yapan 18 ipekli tekstil fabrikası, ipek iplik ve kumaş piyasasındaki rekabet yüzünden üretimlerini polyester ve pamuğa kaydırmıştır. Neredeyse tek ipekli mamul olan ipek halının dokunması ise, Bilecik, Bursa, İzmir, Hatay, Kayseri ve Hereke’de el tezgâhlarında yürütülmektedir.



Yaşanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri


- Ülkemizde yüzyıllardır yapılmakta olan ipekböceği yetiştiriciliği konusunda bugüne kadar, 1926 tarihli bir kanun, 1953 tarihli bir kararname ve geçici sıfatını taşıyan 1971 ve 1986 tarihli iki talimatname çıkarılmıştır. Değişen teknoloji ve şartları göz önüne alarak konu ile ilgili güncel bir yasanın hazırlanmasının idari açıdan kolaylıklar sağlayacağı açıktır.
- Kışlaktan çıkış tarihi ve çeşidi aynı olan tohumlar farklı uygulama ile koza ve ipek kalitesinde farklılıklar yaratmaktadır. Bu sebeple, masrafları en aza indirmek, kutu başına düşen el emeğini azaltmak ve daha yüksek çıkış oranı sağlamak için ipekböcekçiliği yapılan köylerde toplu inficar evlerinin açılmasında büyük yarar vardır. Şu anda 5 bölgede (Bursa, Eskişehir, Alanya, Diyarbakır, Sakarya) toplu inficar evi uygulaması bulunmaktadır. Bunun en kısa sürede tüm ülkeye yayılması faydalı sonuçlar verecektir.
- Ülkemizde koza üretiminde en büyük paya sahip Marmara Bölgesi’nde sanayinin ve hızlı kentleşmenin yarattığı çevre kirliliği, zirai mücadele ilaçlarının aşırı kullanılması ipekböcekçiliğine zarar vermektedir. Oysa doğa koşulları bakımından ülkemizin tüm bölgeleri ipekböcekçiliğini mümkün kılmaktadır. Bu bakımdan, ipekböceği yetiştiriciliğinin sanayinin az geliştiği, çevre kirliliğinin olmadığı, monokültür tarımın uygulandığı ve işgücünün ucuz olduğu bölgelerde yaygınlaştırılması ülke üretiminin artmasına olumlu yönde etki edecektir.
- Dünya pazarlarına hakim olan Uzakdoğu ülkelerinde entegre tesisler sayesinde yılda 6 kez ürün elde edilmektedir. Koza üretiminde çok üretici yerine az fakat eğitimli üretici ile kaliteli ve dünya standartlarında ürün elde etmek hedeflenmelidir. Bunun için koza üretimi, modern tarım teknolojisi ve entegre tesisler ile desteklenmelidir. Böylece, hem maliyet girdileri aşağı çekilecek hem de elde edilen ürünün kalitesi ve standardı geliştirilebilecektir.
- 1996 yılında Gümrük Birliğine girilmesi ile gümrük fonları sıfırlanmış, ham ipek girişinde kolaylık sağlanmış, iç piyasanın rekabet gücü azalmıştır. Diğer taraftan, ülkemizde ipek iplikleri mancınıklarda üretildikleri için kalitesiz ve yüksek maliyetlidir. Bu bakımdan, kaliteli ipek ipliği ithalatının da yararlı olduğu söylenebilir. Fakat, bu durumun yerli ipek üretimini etkilememesi için ithal ve yerli ham ipek fiyatlarının dengeli tutulması zorunlu olarak görülmektedir. Bu nedenle, Japonya ve Çin’de örnekleri mevcut olan, ipek ithalatının ihtiyaç oranında resmi bir kuruluş tarafından yapılması ve iç üretime zarar vermeyecek bir fiyatla ihtiyaç sahiplerine aktarılması gerekmektedir.
- 1983 yılında Çin’in yaş koza üretimi dünya üretiminin %53’ü iken, 1991 yılında %74’e ulaşmıştır. Üretim artışına karşılık talebin aynı oranda artmaması sonucu Çin, arz fazlalığı ile karşı karşıya kalmış ve 1989’dan itibaren ham ipek fiyatlarında damping uygulamaya başlamıştır. Kilosu 55-60 dolar olan ham ipek fiyatlarını 20-25 dolara kadar indirmiş ve halen bu uygulamaya devam etmektedir. Yaş koza üreminin artırılması için en belirleyici faktör olan fiyatlar, makul ve istikrarlı bir şekilde desteklenerek Çin’in ve Türk Cumhuriyetleri’nin yıkıcı rekabetinden kurtarılmalıdır.
- İpek halıda desen, motif ve kalitenin güvence altına alınması önemlidir. Ayrıca, Türk ipek halılarının dünyada önemli bir yer edinebilmesi için gerekli olan kaliteli halı üretimi, halı ipliklerinin filatür ipeğinden yapılması ve halı standardının yerleşmesi ile mümkün olabilecektir.
- Ülkemizde üretilen ham ipeğin %90’ı halı imalatında kullanılmakta ve üretilen halının %100’e yakını ihraç edilmektedir. Tek bir ürüne bağlı kalınmaması ve ürün çeşitliliğine, özellikle katma değeri yüksek teknik tekstil ürünlerine, önem verilmesi ipekböcekçiliğimizin geliştirilmesine olumlu yönde etki edecektir.



Sonuç
Kozadan mamul maddeye kadar olan süreçte 17 misli katma değer yaratan ipekböcekçiliğinin çok az bir destekle sağlayacağı istihdam, döviz geliri, sosyal çözümler ve kültür ve tarih zenginliği herkesin kabul edeceği değerlerdir. Bu özelliklerin biri bile ipekböcekçiliğimizin yaşatılması için yeterli öneme sahiptir.



Kaynaklar
Karaca, E. (2004) “Türkiye’de İpekböcekçiliği ve İpek Üretiminde Mevcut Durum, Yaşanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri”, Tekstil & Teknik, 236, 146-164.
Kozabirlik (2002) “İpekböcekçiliği ve İpekçiliğin Dünü, Bugünü”, Kozabirlik Yayınları, Bursa.
Ayhan Karagöz, Kozabirlik Genel Müdürü.
Kozabirlik istatistikleri, 2000-2008.
Akkılıç, Y. (2002) “İpekböcekçiliği”, Bursa Ansiklopedisi, Cilt 3, 927-936, Bursa.







Esra KARACA, Doç.Dr., Uludağ Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Tekstil Mühendisliği Bölümü 16059-Görükle BURSA

Eposta: celalmetin2004@yahoo.com





KÖKSAV E-Bülteni, KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı (KÖKSAV) tarafından çıkarılmaktadır. KÖKSAV bağımsız ve bağlantısız, günlük siyasî konumu olmayan bir kurumdur; merkezine Türkiye ve Türk dünyasını alarak araştırmalarını ulusal ve uluslar arası sosyal, siyasî ve stratejik konulara yoğunlaştırır, araştırma ve incelemeler yapar. Dolayısıyla, bu yayında ifade edilen bütün görüşler, değerlendirmeler ve varılan sonuçlar yalnızca yazarlarına aittir.

© 2008, KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı. Bütün hakları saklıdır.

14 Ağustos 2011 Pazar


http://www.yenimimar.com/index.php?action=displayArticle&ID=1280Kenti haritalardan okumak

Haritalar hepmizin coğrafya derslerinden bildiği bir görsel malzeme. Genelde de "ana metni süsleyen resim" olarak algılamaya yatkın olduğumuz bir grafik anlatım şekli. Prof. Murat Güvenç, 1990'dan beri kentin sosyal topografyasını haritalarda okunur hale getirmekle uğraşıyor. Daha çok İstanbul Atlası çalışması ile bilinen Güvenç'le doğru haritayı üretme savaşımı ve haritaların mimarlık ile planlama çalışmalarına katkısı üzerine konuştuk.


Amber Niksarlıoğlu: Haritalar üzerine çalışmaya ne zaman başladınız?

Murat Güvenç: Kısa ve kişisel bir yaşam öyküsü anlatmak isterim. 1990'lar Coğrafi Bilgi Sistemi (CBS, ing. GIS) adlı bilgisayar programının ilk yaygınlaşmaya başladığı yıllardı. İlk kullanılmaya başladığında yavaş yavaş ODTÜ'ye de gelmişti fakat o sırada Türkiye'de bu tür programlarda kullanılabilecek çözünürlük düzeyinde veri yoktu. Mahallelere ait veri de Türkiye'de 1990'dan önce toplanmıyordu. İstanbul'un eğitim profiliyle ilgili veriyi elde edebiliyorduk, ama bunun mahalleler itibariyle dağılımını görüp de kent içi farklılaşmaya ilişkin bilgiyi elde edemiyorduk.1990 nüfus sayımında ilk kez, Türkiye tarihinde küçük bir devrim yaşandı. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), 1990 sayımının %5 düzeyinde sayım örneklemini yayınladı. O zaman veri de oldu elimizde, haritalama sistemi de.

Oğuz Işık'la beraber ODTÜ'de çalışırken problem bizim açımınızdan çok basite indirgenmiş durumdaydı. Bilgileri alacağız, bilgisayara koyacağız, düğmeye basacağız ve çok güzel haritalar üreteceğiz. Yani, daha önceden yapamadığımız şehir haritalarını üretebilmiş olacağız. İlk denemelerimiz tam bir felaketle sonuçlandı diyebilirim. Sistem mükemmel çalıştı. Haritaları elde ettik fakat üretilen haritalar hiçbir anlam ifade etmiyordu.

İşlenmemiş oluğundan, program kendi düz mantığına göre bir şeyler oluşturuyordu herhalde…

Probleme o kadar düşüncesizce ve otomatik yaklaşıyorduk ki, düğmeye basınca harita olacak gibi geliyordu. Halbuki haritanın okunaklılığı, anlamlılığı ve geçerliliği kullandığınız kategorileri ayırt edebilme yeteneği ile ilişkilidir. Yani haritalama problemi bir temsil problemidir. Temsil problemi de bir kategorizasyon problemidir. Kategorileştirme sosyal bilimlerdeki kavramlaştırmaya benzer: Kategoriler haritaların kavramlarıdır. Kategoriler ne kadar doğruysa, kuramınız o kadar geçerlidir. Kısaca, haritanın anlamlılığı, kullanılan kategorilerin geçerliliğine bağlıdır diyebilirim. Demek ki ben 1990'lı yıllarda henüz anlamlı harita kategorileri üretme konusunda yetersizdim ve bunun ne kadar karmaşık bir problem olduğunu göremiyordum.

Bahsettiğiniz tarzda verilerle birkaç değişkeni birden içeren haritalar üretmekten mi bahsediyorsunuz?

Hayır, daha o zaman birkaç değişkeni de bir yana koymuştuk. Bir tane değişken vardı. Bu değişkenle bile ürettiğimiz harita okunaklı olmuyordu. Elimizde iyi bir makine var, bir tane de değişken var. O değişkenle bir harita üretiyoruz, ürettiğimiz haritada da mesela Taksim ile Bayrampaşa aynı renge boyanıyor; ayırt edici olamıyor. Bizim harita kentte herkesin birbirinden çok farklı olduğunu bildiği yerleri aynı renkte gösteriyor; aynı renkte olduğunu zannettiğimiz bazı yerleri de farklı farklı gösteriyor. Çok büyük âlim adamlar toplanmışlar, çocukların alay edeceği bir harita üretiyorlar. İlk önce problemin nereden çıktığını dahi anlayamadık. Ürettiğimiz haritaların anlamlı olmamasın hiç beklemediğimiz bir sorundu. Eskiden, şehir planlama bölümünde haritaları güzelce boyuyorduk ve anlamlı haritalar üretiyorduk, ama kendimiz boyuyorduk. Makine haritayı boyamaya başladığında ise kafasına göre boyuyor ve neden hata olduğunu da anlamıyoruz.

Sonunda, bunun bir kaç önemli sebebi olduğunu gördük. Niye bizim haritamız okunaklı olmuyor? Çünkü gözlem birimlerini oluşturan mahallelerin ölçek farklılaşması çok önemli. Küçük ve büyük mahalleler var. Küçük mahallelerde az insan, büyük mahallelerde çok insan var. Ama yüzde aldığınız zaman ikisi de aynı oluyor. Mesela içinde 10 hanenin yaşadığı ve 2 hanenin belli düzeyde olduğu bir mahalleyle, içinde 1000 hanenin yaşadığı 200 hane; yani 2/10 ile 200/1000 aynı orana geliyor. İkisini de aynı renge boyadığınız zaman, bu sefer oranı tutturduğunuz zaman yığılmaları tutturamıyorsunuz. Bir yerde 200 kişi, diğer yerde 2 kişi var. Birinci neden gözlem birimlerinin ölçek farklılaşması; ikincisi de kullandığımız değişkenlerin ayırt ediciliği. Mesela ücretliler; ücretli kategorisi telaffuz edildiği zaman, gözümüzde bir insan modeli canlanır. O insan modeli, patron/işveren değildir, ama biraz irdelersek ücretli dediğimiz kategorinin içine cumhurbaşkanı da girer, kapıcı da. Kendi hesabına çalışan kategorisi dediğimiz zaman, ayakkabı boyacısı da kendi hesabına çalışır, muayenehane sahibi bir profesör de. O zaman, ayakkabı boyacısıyla serbest meslek sahibini birbirinden ayırmak gerekiyor. Bu hem grafik iletişimle, hem de kategorilerin ayırt ediciliğiyle ilgili bir problemdir. Bu iki problem bizi üçüncü bir büyük probleme doğru götürüyor: ücretliler, işverenler şeklinde kaba kategorilerle çalışacağımıza; kapıcı, ayakkabı boyacısı, muayenehane sahibi doktor şeklinde ayırt ediciliği arttırdığımızda da çok fazla kategori oluyor. O zaman da harita okunmaz oluyor.

Öyle ki, bu çok karmaşık kentin, ekonomik bir resmini üretmek nasıl mümkün olabilir diye araştırma yapmaya başladım. Bunun nasıl çözüleceğine ilişkin teknikler maalesef bizim şehir planlama, grafik tasarım ve haritacılık bölümlerinde okutulmamaktadır. Bunun çok büyük bir yetersizlik olduğunu, stüdyolarda yapılan çalışmalarda ilk önce, hakkında konuştuğumuz kent parçasının iyi bir resmini çizerek, iyi bir temsilini yaparak başlamak gerektiğini düşünürdüm. Öğrencilere de bunu yaptırmaya çalışırdım ama kendi bilmediğim şeyi onlara nasıl öğreteceğim? Onun için kendimi tümüyle bu işe verdim. Sonunda da problemin, Türkiye'de hemen hiç tanınmayan Fransız kartograf Jacques Bertin tarafından 1967'de Fransa'da çözülmeye başlandığını buldum.

Şehir planlama eğitimim sırasında bir stüdyo çalışmasında Cihangir'i inceliyorduk. Haritalarda her ticari işlev için kırmızının ayrı bir tonunu kullanmamız istendi. Küçük bir alan olmasına rağmen çok farklı ticari işlev söz konusuydu. Kırmızının da en fazla kaç tonu olabilir ki? Paftaya işlediğimizde hiçbir şey okunmuyordu. Aslında boşa zaman kaybetmiş ve bir sonuca da varmamış olduk.

Kırmızının tonlarını değil, 128.000 renk de kullansanız yine yamalı bohça gibi bir harita olur. Önemli olan gözün ona: "Burada sarılar var, burada maviler var diyebilmesi". Bunu yapamadığınız zaman, çaba beyhudedir. Ben bu problemin çözümüyle uğraştım ve sonuçta iki-üç aşamada çözülebileceğini gösterdim.

Birinci adım şununla ilgili: Ham veriler veya bildiğimiz yüzdelerle çalışmak yerine, "Yön Belirtir Chi Kare" (YBCK) adlı, İngiltere'de geliştirilmiş bir endeks var. Bu endeksle çalışıldığı zaman, yığılmaların ekonomik temsilini bulmak mümkün oluyor. Bu da mekansal temsil açısından çok önemli. Mekan, her yerde her şeyin bulunabildiği, kaotik bir resim verir. Mesela Etiler'in eğitim düzeyi yüksek bir yer olduğunu biliriz ama bu, orada eğitim düzeyi düşük insanların var olmadığı anlamına gelmez veya eğitim düzeyi genellikle düşük bir yerde hasbelkader üç-beş kişi üniversite mezunu olabilir. Bu, o yerlerdeki coğrafi birimlerin ayırt edici özelliklerinin (caractères distinctifs) teşhisi problemidir. YBCK endeksi bunu sağlar. Bu yöntemle yaptığımız haritalar daha önce ürettiklerimize göre çok başarılı oldu. Örneğin Kurtköy İstanbul'un büyük mahallelerindendir. İçerisine 70 tane Fatih mahallesi sığdırabiliriz. Ama grafik olarak baktığımız zaman, örneğin Kurtköy'ü sarıya boyadığımızda haritamız sarı ağırlıklı olur ve oradaki küçüklüklerin hiçbir değeri olmaz. Halbuki nüfusun çoğunluğu orada yaşıyor. Değişkenlerin ayırt ediciliğiyle uğraştıktan sonra YBCK endeksi ile haritalarda sosyal farklılaşmayı mekansal anlamda ifade etmenin bir yolunu bulduğumuzu düşünüyorum.

Bu, başta güzel gözüken bir yöntem fakat o zaman da: "Bu mükemmel bir şey, artık bu problemi çözdük" diyorsunuz. Anlaşıldı ki bu problemi çözdük ama getirdiğimiz çözüm, bu nitelikteki tüm problemlerin çözümü değil. Ancak veri iyi huyluysa problemleri çözebiliyoruz. Eğer veri biraz kaprisliyse, modelimiz yine çalışmıyor.

Sonuç olarak 1990 sayımının verilerini kullandınız, değil mi?

Evet, İstanbul'da eğitim, meslek gibi tek değişken üzerinden haritalar yaptık: doktorların, ücretlilerin vs dağılımı şeklinde. Aynı yöntemle, bir yüksek lisans öğrencimle beraber, İstanbul'da 600 mahallede statü - konut mülkiyeti ikilisini haritalamıştık. Amacımız, ücretliler kategorisi içerisinde cumhurbaşkanıyla kapıcıyı birbirinden ayırt edebilmekti. Konut mülkiyeti değişkeni içerisinde dört alt kategori vardır: ikiden fazla konutu olanlar, sahip olduğu tek konutta oturanlar, mülksüzler, konut sahibi olup da kirada oturmayı yeğleyenler. Bunu statülerle ilişkilendirdiğimiz zaman 16'lı bir liste buluyorduk. Yani mahallelerde ücretliler, kendi hesabına çalışanlar ve diğerleri var. Bunlardan hangisi hangi kategoridendir? O zaman da İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de belli nitelikteki ücretlilerle belli nitelikteki işverenler ve belli nitelikteki kendi hesabına çalışanların beraber oturduklarını bulduk. Bu gruplar beraber kentin "şık" mahallelerini oluşturuyorlar. İkiden fazla konuta sahip olan ücretliler deyince üniversite profesörleri, valiler vs. Gecekonduda da bunların başka parçaları var. Böylece birçok grubu birlikte haritalamanın mümkün olabildiğini görmüş olduk. Bu sefer de "Birden fazla değişkeni kullanan sentez haritaları yapılabilir mi?" sorusu gündeme geldi. Ayırt edici değişkenlerden oluşan okunaklı bir harita elde etmek kaygısı ise bizi, haritacılıkta Jacques Bertin tarafından geliştirilen yöntemleri keşfetmemize itti. Şahsen, uzun bir araştırma sonunda keşfettim Bertin'i.

Jacques Bertin sizin de faydalandığınız "Grafik Semiyoloji" (Sémiologie Graphique) adlı eseri ilk kez 1967'de yayınlanmıştı. Daha sonra 1997'de "İnsanlığın Tarih Atlası" (l'Atlas Historique de l'Humanité) adlı yeni bir kitabı çıktı.

O da var elimde. Bertin'in nasıl biri olduğunu anlamak için o kitaba bakmak yeterli. İnsanın tahayyül edebileceği en büyük problem olarak 20. yüzyıla kadar insanlığın başından geçenleri atlas olarak yapmayı görüyor. İlk insandan homo sapiense kadar nasıl gelinmiş, dünyandaki sıcaklıklar nasıl olmuş, ilk insan nerelerde ortaya çıkmış ve nasıl dağılmış… Bunlar gösteriliyor. Bertin'i farklı kılan özellik, haritalarına görsel olarak söylenecek hiçbir şeyin olmamasıdır. Zaten, haritacılıkta iletişim paradigmasını kuran kişi de odur. Haritayı bir görsel iletişim (visual communication) aracı olarak kullanır. Beşten fazla lejant kategorisi yoktur. Her biri de okunaklı haritalardır. Bertin, "okunacak harita" (carte à lire) denilen haritanın yaratıcısıdır. Örneğin tarih atlasında, neolitikten başlayarak günümüze kadar gelinir. Herhalde bunu 20 sene gibi bir sürede hazırlamıştır diye tahmin ediyorum.

İlk kitabı 1967'de basılmıştı. Arada 1977'de bir yayın var. Tarih atlası da 1997 tarihli, demek ki dediğiniz gibi 10'ar, 20'şer senelik aralıklarla hazırlıyor kitaplarını.

Bunlar benim dünyada gördüğüm en mükemmel grafikler, metinler ve görsellerdir. Karşılaştırmanın kolay olması için tüm haritalar özenle aynı ölçekte tutulmuştur. Haritacılıkta bir başeserdir. Burada kolonyalizmin tarihi, Amerika'nın kuruluşu, 1. Dünya Savaşı'nda Avrupa, Osmanlı vs üst üste getirilir. O lejantları bulabilmek, bunu mekansal olarak ortaya koyabilmek… Grafik iletişim denildiği zaman, fizikte Einstein neyse, haritacılıkta ve grafik dilinde de Bertin öyle kült bir isimdir. Bugün 90 yaşlarında bir abide ve biz onu maalesef hiç tanımıyoruz.

Bertin, lineer anlatımla ifade edemeyeceğimiz birçok şeyi grafik anlatımla anlatabileceğimizi ve grafik anlatımda üç değişkenin önemli olduğunu söylüyor: lekelerin değişimi; planın iki boyutlu olması ve bu ikisine bağlı olarak da zaman. Lineer sistemlerin bize sadece bir işareti verdiğini, grafik gibi uzamsal (spatial) sistemlerin ise bu üç değişkenle iletişim kurduğundan etkin olduğunu savunuyor ve bu sayede aynı anda birçok veriye ulaşabileceğimizi belirtiyor.

Evet, çok doğru. Bertin, grafiğin sanıldığı gibi metinleri süsleyen bir şey olmadığını; bilgiyi temsil etmenin bir yolu olduğunu söylüyor. Örneğin tarih kitaplarında, baştan aşağıya metin devam eder, bütün resim ve haritalar ise arkaya atılmıştır. Bertin buna karşı çıkıyor. Grafiğin metnin içine girmesi ve bir iletişim aracı olarak kullanması gerektiğini savunuyor. Bunun olabilmesi için de iletişim sağlayabilen grafikler üretmek gerekir. Bertin bunu yapıyor. 1980'lerde bu tekniği bulduğu sırada Fransa'da ikinci bir devrim oluyor. Fransız matematikçiler; sosyolog Pierre Bourdieu'nun kullandığı bağlantı analizi (correspondence analysis) tekniğinin aslında Bertin'in yaptığı iş olduğunu buluyorlar. Veriyi Bertin'in işlem yaptığı yolla işleyerek kategorize etmekle, Bourdieu'nun kullandığı bağlantı analiziyle işlemek aynı sonucu veriyor. Ancak bu çok zahmetli ve usandırıcı bir yöntem. Yöntem bir tarafa atılıp, işler bilgisayar ortamında yapılmaya başlanıyor. Bilgisayara geçildiğinde kullanılan CBS sistemleri de artık çok daha sofistike ve akıllı programlar. Ancak CBS'nin en zayıf noktalarından biri iyi analiz haritaları üretmesine rağmen sentez haritası üretememesi. CBS, 3–4 katman (layer) üretir, bunları üste çakıştırır, aradaki kısımları çizer, sentez olarak sunar. Oysa sentez haritası tam olarak bu değil. Haritaları eşik analizinde olduğu gibi üst üste bindirdiğiniz (superposition) zaman çok iyi bir sonuç elde edemeyebilirsiniz. Halbuki sentez bir tür veri analiz yolu ile yapılır. Verilerin nasıl, hangi ortamda bir araya getirmesi gerektiğinin yöntemini bulur.

Zaten süperpoze etmek otomatik olarak yapılabilen bir işlemken, sentez daha sübjektif bir şey değil midir?

Sentez, hangi verinin hangi ağırlıkta o haritaya katılacağını belirlemektir. Sentez demek sınır çizmektir: Nereye kadarki bilgileri alacağız? İstanbul'daki sentez haritasında vilayeti alırsam başka, büyükşehiri alırsam başka sonuç çıkar. İkincisi hangi ayrıntıda çalışıp olayları nasıl bir araya getireceğimiz konusu. Bunları belirledikten sonra sentezi yapabilmek için bir yöntem gerekir. Bu iş de 10-15 tane değişkeni beraber haritalamayı gerektirir. O zaman da hangi değişkeni hangi değişkenle beraber bir bütün haline getireceğimize karar vermek gerekir. Bunu yapabilmek göründüğünden çok daha zahmetli bir iştir. Şehir planlama stüdyolarındaki hocalar, öğrencilere, sanki bunun bir yolu varmış da bunu keşfetmeleri gerekmiş gibi davranıyorlar. Halbuki bu hocaların bile tam bilmediği çok zor bir temsil problemidir. O temsil probleminin de bağlantı analizi denilen yöntemle çözümlendiğini anladım. O analiz ile işlendiği zaman, farklılıkların ekonomik temsilini mümkün kılan lejant kategorileri ortaya çıkıyor.

Çalışma yönteminizin evriminden bahsettik. Yaptığınız çalışmalara dönecek olursak; 1990'dan sonra İstanbul'a gelene kadar, ilk harita çalışmalarınıza hangi kent parçasıyla başladınız?

Daha çok İstanbul'un haritalarını yapmaya çalıştım çünkü İstanbul'u yapabilen her yeri yapar diye düşündüm. ODTÜ'den ayrılmadan önce, bu konuda epey ilerlemiştik. Bağlantı analizi ile harita lejantının nasıl çıkartılacağını bulduk. Sonra bu yöntemle harita üretmeye başladık. İlk yaptığımız harita Ankara üzerineydi. 2005 Eylül ayında ODTÜ'den ayrılıp İstanbul Bilgi Üniversitesi'ne geldim. Aynı yıl Harvard Üniversitesi'nde "Turkish Triangle" adlı üç Türk kentiyle (İstanbul, İzmir ve Ankara) ilgili konferansta yaptığımız sunuştan sonra bu yöntemi bulduk. Bu ilk çalışma örneklerimiz yakında Harvard Üniversitesi'nin konferans kitabında yayınlanacak.

Sonuçta, 1995'ten 2005'e kadarki on sene, kısmi başarılar ve büyük yenilgilerle geçti. Harvard'da sunulan bildiriden sonra ise problemin çözümünü çok büyük bir şekilde öğrenmiştik. O yaz, dört ay içerisinde İstanbul atlasını yaptık. Bugün artık toplumsal farklılaşmanın özlü ve okunaklı bir haritasını hiç problem değil.

İstanbul atlasını kaç kişilik bir ekiple hazırladınız?

Dört kişiydik. İki mimarlık tarihçisi, bir şehir plancısı, bir de bölge plancısı. 2005'te ben İstanbul'a geldikten sonra, ilk modelde çok küçük bir iyileştirme yaptık. Atlası yayınlamak için oldukça kapsamlı bir Avrupa Birliği (AB) projesine başvurduk. Kabul edilirse ilkbahardan itibaren İstanbul Bilgi Üniversitesi'nden küçük bir grupla, daha önce kullandığımız verileri kullanarak atlası yeni baştan yapacağız. Şu anda herhangi bir büyüklükteki alanı haritalayabilme kapasitesine sahibiz. Türkiye'de şimdiye kadar Mersin, Ankara ve İstanbul'un haritalarını yaptık. AB'ye sunulmuş bir projemiz daha var: Türkiye'yi 1100 ilçe üzerinden haritalamak.

Hazırladığınız haritalarda hangi konuları işlediniz?

Herhangi bir nüfus sayımında kullanılan bütün değişkenleri işledik: Hane halkı büyüklüğü, eğitim, meslek, iktisadi faaliyet kolu, konut mülkiyeti. Bunlar genellikle sayımda sorulan sorular. En zor olan da kökendir. İstanbul'da 700 mahalle, 110 tane de farklı doğum yeri var. Yugoslavya doğumluların beraber oturdukları gruplar içerisinde Edirneliler ve Tekirdağlılar görülüyor. Yani Trakyalılık, Balkanlık gibi ortak bir yön bulmaya başlıyoruz. Bunların büyük bir kısmının İstanbul'un sadece İstanbul yakasında, Yenibosna, Bayrampaşa gibi yerlerde oturduklarını, Anadolu yakasında ise hemen hemen hiç oturmadıklarını biliyoruz. O zaman haritalar şehrin etnik profilleri hakkında da fikir veriyor.

Bir yazınızda haritaların değerlendirilmesinde okuyucunun aktif katılımından bahsediyorsunuz.



Bertin'in haritaları bir görsel iletişim aracı olarak kullanıldığını söylemiştim. Bertin haritayı sizin onu nasıl algılayacağınızı düşünerek yapıyor. Örneğin haritalarda dağlar kahverengi, denizler de mavi gözükür. Bunun nedeni dağların kahverengi, denizin mavi olması değildir. Kahverengi ile mavinin dalga boyları aynı olmadığı için, bu renkleri üst üste koyduğunuz zaman kahverenginin mavinin yanında rölyefli gibi duruyor olmasıdır. O renkler iki boyutta üç boyutluluk izlenimini vermek için seçilmiştir. Dalga boyu ve okunaklılıkla ilgili bir durumdur. Bu yüzden haritanın bakılacak ve atılacak bir şey olmadığını bilen birisi o haritaya bakıp bir karşılaştırma yapacaktır. Okuyucu haritaya bakarken aktif katılım sağlanacak, görsel olarak haritayla etkileşime girecek. "Buraları bu renge boyanmış, burası böyleyse öbür tarafı da böyle olacak" şeklinde zihinsel bir süreç tetiklenecek. O zaman da haritayla kurulan görsel ilişki, ilan panosuna bakmaktan farklı bir şey haline geliyor. Kaldı ki ilan panosuna bakmakta bile panoyu hazırlayanlar vurgulamak ve tetiklemek istedikleri zihinsel süreçleri düşünerek görüntüye nereden bakmamız gerektiği konusunda bizimle oynuyorlar. Okuyucuyla resim arasındaki ilişki tetikleniyor. Kesinlikle nötr bir şey değil. Onun için renk seçimleri, skalaların belirlenmesi, neyin hangi renge boyanacağı çok önemli.

Son olarak hazırladığınız haritaların mimarlık çalışmalarına getirdiği açılımlar konusunda ne söyleyebilirsiniz?

Mimarlığın hem fiziksel, hem toplumsal topografya üzerinde yapılan bir sanat olduğunu düşünüyorum. Bütün bu çalışmalar yerin, toplumsal topografya içindeki konumunu, o parselin kentin neresinde olduğunu, oranın sosyal açıdan tam nerede olduğu konusunda işaretler içeriyor. İşlev, fiziksel özellikler, sosyal yapı içerisindeki konum birbiriyle çok ilişkili boyutlar. Batı Trakyalıların çoğunlukla nerede olduklarını bulmak, oraya hakim duyarlılıkların Balkanlara özgü duyarlılıklar olduğu konusunda işaretler veriyor. Bu, Balkanlara özgü duyarlılıkların hakim duyarlık olduğu bir yerde bina yapacağım demektir. Aynı zamanda bu tür çözümlemeler bize, klişe olarak bildiğimiz pek çok kulaktan dolma bilginin ardındaki farklılıkları gösteriyor. Örneğin İstanbul'a doğudan gelmiş olan insanların kentin gündelik hayatını tehdit eden bir yaşam tarzının olduğu söylenir. Halbuki gösterilebilir ki İstanbul'da denize kıyısı olup da bu grupların hakimiyetinde olan bir tane mahalle yoktur. Tarihi Yarımada çok özel bir durum. Orası dışında denizin sahil kesimleri genellikle Türkiye'nin batısından gelmiş, iyi eğitim görmüş, hali vakti yerinde, tuzu kuru insanların elindedir. O insanlar genellikle gündelik yaşamlarında doğudan gelenlerin nasıl koşullarda yaşadıklarına ve onların gündelik hayatlarına değinmezler bile. Basında genellikle doğudan gelenlerin İstanbul'daki yaşam tarzını tehdit ettikleri yönünde bir kanı var. Onlar bir çeşit günah keçisi ve olayın sorumlusu olarak gösteriliyorlar.

Yaptığım işin mimarlık mesleğine katkısı; kent mekanının toplumsal farklılaşma düzleminde nerede durduğunu belirtmek ve geleceğinin ne olabileceği konusunda bazı ipuçları sağlamak. Bunun dışında mimarlıkla doğrudan bir ilişkisi yok. Yalnızca kent mekanlarındaki farklılaşmanın temsili problemi üzerine uğraşıyorum ve bunun ardında bir insanı meşgul edecek kadar malzeme olduğunu düşünüyorum. Mimarlarla birlikteliğime gelince, anlattıklarımdan bir tasarım ortaya çıkmadı ama örneğin Emre Arolat'la bir iki projede beraber çalıştık. Zorlu Center Mimarlık ve Kentsel Tasarım Yarışması'ndaki sunuş için 54 dakikalık bir film hazırlandı. Bu mimari proje filminin 10-15 dakikasında da ben konuştum. Yani pozisyonum bunun gibi mimari bürolarda kent hakkında bilgi vermek. İkinci bir nokta, mimarlık problematiğinin ölçeklerinin çok büyüyor olması. Artık mimarlık, bildiğimiz parsel ölçeğinde yapılan bir sanat olmaktan çıkıyor. Zaha Hadid Kartal'da kentsel ölçekte projeler yapıyor. Mimarlık bugün belki ölçeklerin çok çok büyüdüğü ikinci bir barok yaşıyor diyebilirim.

http://www.mardinlife.com/Mardinin-Cografi-Bilgi-Sistemi-Olusturulacak-haberyaz-55

Mardin'in Coğrafi Bilgi Sistemi Oluşturulacak
21 Şubat 2011 Pazartesi Saat 10:28
Mardin Valiliği tarafından Mardin’de kurulması planlanan Coğrafi Bilgi Sistemi (CBS) bilgilendirme toplantısı düzenlendi.


Valilik Nişli Toplantı Salonunda düzenlenen toplantıya Mardin Valisi Hasan Duruer, Vali Yardımcısı Şenol Koca, İl Özel idaresi Genel Sekreteri Halil Homan, Mardin Belediye Başkanı Beşir Ayanoğlu ve kurum amirleri katıldı.


Toplantıda Bimtaş Coğrafi Bilgi ve Uzaktan Algılama Şefi Selahattin Taşpınar ile CBS asistanı İbrahim Şimşek, Coğrafi Bilgi Sistemi hakkında bilgi verdi.
Bimtaş Coğrafi Bilgi Sistemleri Asistanı İbrahim Şimşek, genel manada CBS’nin, analiz yapma imkânı sunan ve bu analiz sonuçlarına göre doğru kararlar vermeyi kolaylaştıran bir sistem olduğunu söyledi. Sistemi ilk defa Kocaeli’nde yapıldığını ve şu anda uygulandığını kaydeden Şimşek " Bu sistem önceleri Amerika’da CİA tarafınsan yurt içi ve yurt dışı bilgileri toplayıp bunları yönetme ve ulaşabilme amacı ile kurulan bir sistemdi. Daha sonra özel sektör bunu halkın kullanabileceği bir seviyeye taşıdı. Coğrafi Bilgi Sistemlerinde 2 tür veri vardır. Bunlardan birincisi sözel verilerdir. Diğeri mekânsal bilgilerdir. Bu sistemin temel amacı en az maliyetli en doğru şekilde halka ulaşılmasını sağlamaktır. Coğrafi Bilgi Sistemi, coğrafya, haritacılık ve bilgisayar bilimleri ile ilgili bir teknoloji olup Coğrafi Veri Altyapısı bileşenlerinden Bilgi Teknolojileri kapsamında yer alır. CBS, genel bir kavram olup; çeşitli kullanım alanlarına ve tematik konulara yönelik olarak geliştirilen uygulamaları vardır. Bu uygulamaları, Kent Bilgi Sistemi, Orman Bilgi Sistemi, Karayolları Bilgi Sistemi, Arazi Bilgi Sistemi, Tapu ve Kadastro Bilgi Sistemi, Lojistik Bilgi Sistemi, İç Güvenlik Bilgi Sistemi, Araç İzleme Bilgi Sistemi, Trafik Bilgi Sistemi Turizm Bilgi Sistemi ve Harita Bilgi Sistemi, ve benzeri şekilde adlandırılırlar" dedi.


Tarihi Şehrin Coğrafi Bilgi Sistemi OluşturulacakMardin Valisi Hasan Duruer ise Sit alanı içinde bulunan tarihi şehrin Coğrafi Bilgi Sistemini oluşturacaklarını söyledi.
Konuyla ilgili çok ciddi bir çalışmanın yapılması gerektiğini kaydeden Vali Duruer "Biz Bimtaş’la birlikte yaklaşık iki yıldır bir çalıma başlattık. Çalışmaya başlamamızın en önemli sebeplerinden bir tanesi tarihi şehrin hafızasının olmaması. Çok ciddi bir çalışma yapılması gerekiyordu. Önce bir birim oluşturduk ve verileri toplamaya başladık. Bildiğim kadarı ile yıllardan beri bazı şehirler coğrafi bilgi sistemine geçtiler. Başta İstanbul olmak üzere bu illerde çok önemli veri tabanları oluştu. Alt yapısından tutun binalarda kimlerin yaşadığına kadar. Bilgisayar bu işi çok kolaylaştırdı. Biz buradaki bütün verileri toplayacağız. Bütün sistemler birbirine entegre olacak. Bütün veriler bir tabanda topladığımızı zaman yapabileceğimiz hizmetler daha kaliteli olur. Öncelikle tarihi şehrin coğrafi bilgi sitemini oluşturuyoruz. Bu bilgileri de diğer kurumlar ile paylaşacağız. Önce bilgileri sağlıklı bir şekilde sisteme gireceğiz. Sonra tarihi şehir ile ilgili görmek istediğiniz her bilgi göreceksiniz" dedi.


Lazer Taraması Ve Rolöve Çalışmaları da 2012 De BitecekVali Duruer ayrıca tarihi kentin lazerli taramasını ve Rolövesini çıkardıklarını 2012 yılının sonuna kadar bu çalışmaların biteceğini söyledi. Vali Duruer konuşmasını şöyle tamamladı " Tarihi şehir ile ilgi diğer çalışmamızda lazerli tarama yapıyoruz ve Şehrin rolövesini çıkarıyoruz. Bugüne kadar yüzde 40’tan fazla lazer taraması ve yüzde 30’unda Rolövesi çıkartıldı. Allah korusun şehir yıkılacak olsa bu çalışma ile şehri yeniden olduğu gibi kurma şansınsa sahip olursunuz. 2012’nin sonuna kadar lazer taraması ve Rolöve bitecek. Kolay bir çalışma değil. Bu şehri Unesco'ya taşımak gerekiyorsa şehrin alt yapısının, Rolövesinin ve İmar planın bitmesi gerekiyor. Hedefimiz Mardin’i Unesco'nun Tarihi Miras Listesine taşıyabilmektir. Önümüzde ki aydan itibaren de Toki tarafından 1440 konutun yapımı başlayacak. Birinci cadde üzerindeki ne kadar beton bina varsa onların tamamı kaldırılacak. Yapılacak konutlarda binaları yıkılan vatandaşlara yer verilecek. Daha sonra alt yapı çalışması ile birlikte yeni yol ve birinci caddeye doğal gazı getirme şansınsa sahip olacağız.”
Konuşmaların ardından Bimtaş yetkilileri toplantıya katılanların CBS hakkındaki sorularını cevapladı.